Ulus Devlet, Küreselleşmeye Karşı Savunma Çizgisidir

0

1980’lerden beri ve 1990’larda hızlanarak sözlüklere giren küreselleşme, gerçekte 1940’lardan beri dünyada egemen kılınan uluslararası düzeneğin eriştiği olgun evreden başka bir şey değil.

20. yüzyılın ilk yarısı, pazar çekişmesi içinde sömürgeciliğin son aşamasına gelmesine sahne oldu. 19. yüzyılın sonlarında dünyanın 43 milyon kilometrekarelik toprağı, İngiltere, Fransa, Almanya ve ABD sömürgeciliği arasında paylaşılıyordu. Küçük kıvılcımlar biçiminde görülen emperyalist pazar yarışı, 1914’te tüm dünya buna hazırmışçasına bir dünya savaşına dönüştü. Avrupa’da paylaşım ve çıkar savaşı olarak başlayan şey kaçınılmaz olarak sömürgelere, Pasifik’e ve Afrika’ya sıçradı. Yeni sömürge alanlarının açılması, var olanların el değiştirmesi ve pazar üzerinde kesin egemenlik isteği, 1914-1918 arasında günde 16.000’e yakın insanın öldüğü bir döneme yol açtı.

Osmanlı, savaşın göbeğinde yer aldı. ‘Doğu Sorunu’ adı altında Osmanlı ve Ortadoğu topraklarının sömürgeleştirilmesi sorunu, Avrupa’nın uzun süredir kafasını kurcalayan ve çözülmesi gereken bir sorundu. Avrupa’nın neredeyse erken bir ortakpazar uygulamasını andırırcasına 1700’lerden beri sömürdüğü Türkiye toprakları parçalandı, hanedanın simgesel egemenliği altında azınlıklara, Batılı devletlere ve sömürge uygulamalarına açıldı.

*

Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçları; 18-19. yüzyılların sömürgeci birikimiyle birlikte, sömürgelerde, Doğu halklarında ve Türkiye’de büyük mutsuzluk yarattı. Türkiye, Batılıların 30 Ekim 1918’de imzalanan ateşkesten üç gün sonra başlayan işgalleriyle, yok oluşun eşiğinde olduğunu gördü. Ya da en azından görenler vardı.

Emeğe ve hukuka dayalı, halkçı, emperyalizme ve kapitalizme karşı ulusça savaşımı öngören Kemalizm, 1918’den 1938’e dek bağımsızlık savaşının yanısıra ekonomik, toplumsal, bilimsel, yönetsel pek çok devrim atılımıyla Türkiye’yi ve Türk ulusunu dünyanın en saygın, gelişmeye en açık ülkelerinden biri haline getirmekle kalmadı, yılda %19’lara varan büyüme hızıyla büyük bir kalkınmaya girişti, emperyalist paylaşım tehlikesine karşı bölgesinde öncülüğü üstlendi.

Mısır’dan Tunus’a, Hindistan’dan Vietnam’a, Latin Amerika’ya dek 20. yüzyıldaki tüm antiemperyalist halk savaşları Türkiye’yi inceledi, emperyalizmin yenilebilirliğini ve emperyalizme karşı uygar ulus devletlerin yaşam hakkının bulunduğu düşünceleri dünyanın her yerinde sömürgeciliği çıkmaza soktu.

*

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda doyurulamayan emperyalist çıkarlar, Churchill’in de belirttiği üzere, 1918’de yapılanın bir barış değil, bir ateşkes olmasına yol açtı. Birincisinden daha kanlı, daha yeğin, daha zorlu ve daha tüketici olan İkinci Dünya Savaşı sonunda kapitalist ülkeler, çıkar yarışının düzenlenmemesi durumunda Batı uygarlığının sonunun geleceğini anladı. ABD dışında tüm kapitalist ülkeler savaş sonunda ekonomik ibrelerinin sıfıra dayandığını gördü. Emperyalist düzenekte biçim değişikliği kendini zorunlu kıldı.

Savaş sonunda Batılı ülkeler, ortakpazarlar ve paylaşımı denetleyip yumuşatacak çatı örgütler aracılığıyla yeni bir emperyalist düzenek kurdu. Azgelişmiş ülkelerin kısıtlı bir sömürgeci baskı altına alınmasındansa, azgelişmiş ülke pazarlarının ve işgücünün uluslararasılaştırılması sağlandı. Kurulan askeri, mali, yönetsel uluslararası örgütler, kapitalist yayılmacılığı -özellikle ilk dönemde sosyalizm tehlikesinin arkasına sığınarak- özgür ve demokratik bir dünyanın tek çıkış yolu olarak gösterdi. Kurulan yeni düzen, katı sömürgeciliğin aksine bağımlıların yarı bağımlı olmasını sağlarken, bağımsızların da mutlaka yarı bağımlı olacağı bir evrensel ekonomi ve siyaset çatısı oluşturdu.

Ulusal üretim ekonomilerinden, emeğe dayalı ekonomilerden yüz çevirmeye zorlanan, bu yönde kandırılan ya da dönüştürülen ülkeler kısa süre içinde borçlandı, kendine yetebilenler yetemez duruma geldi, azgelişmiş ülkeler kendine özgü ekonomik varlıklarıyla dünya ekonomisi denkleminde yer alma olanağından yoksun bırakıldı. ABD’nin başını çektiği küresel kapitalizm, azgelişmiş ülkelerden varsıl ülkelere gitgide daha çok kaynak aktardı. Yoksullar daha çok yoksullaşırken varsıllar daha çok varsıllaştı.

Yoksulluk ve üretimsizlik onyıllar içinde yayıldı. Dünyanın azgelişmiş yarısının ekonomik varlığı 2010 ve 2015 arasında %38’lik bir düşüş, yani 1 trilyon dolarlık bir düşüş gösterdi. Buna karşın, küreselleşmenin fonlayıcısı ve lokomotifi olan, devletlerin üstünde etkinlik gösteren ve bölündükçe işlevselleşen ulusötesi şirketler aracılığıyla tekelleşme güçlendi; 2010 ve 2015 arasında en zengin 62 kişinin ekonomik varlığı 0.5 trilyon dolar arttı. Dahası, yoğunlaşan sömürücü ilişkiler dolayısıyla, varlığı dünya ekonomik varlığının %50’sine denk düşen kişi sayısı gittikçe azalıyor. Birkaç onyıl sonra dünya ekonomisinin yarısının üç kişinin varlığına denk düşmeyeceğine ilişkin bir gösterge bulunmuyor.

Küreselleşme uygulamaları nasıl ki ulusçu ve halkçı ekonomilere, gümrük korumacılıklarına, üretim ekonomisine karşıdır; bunların üstesinden gelmek için bulunan yöntem yalındır: Dünya daha küçük birimlerle yönetilmeli, şirketler daha küçük birimlerle iş görmeli, Amerikan şirketleri Irak’ta kabilelerle ilişkilerini nasıl sıkılaştırdıysa ve bölünen Irak’ta küresel ekonomiye atılmaya hevesli her küçük parçayla şirket sözleşmeleri nasıl pürüzsüz yürütüldüyse; tüm dünya küçük, işlevsel birimlere ayrılmalıdır.

Emperyalizme karşı bir uygarlık savaşı veren ezilen uluslar ulusçuluğu da, ülkeleri merkezi-ortak iradeli bütünlükler olarak algılayan görüşler de küreselleşme tarafından yok edilir.

Küreselci düşüncü John Naisbitt, “Eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya haline getireceksek parçalar küçük olmalı. Bin ülkelik bir dünya, ulus-devletin ötesine geçmeyi belirten bir mecaz.” diyor.

Yerelleşme yaymacalarının ışıltısını kazıyan Cem Eroğul, söylenenleri Türkçeleştiriyor: “Bir ulusal devletle başa çıkmakla, bu ulusal devletin alt birimi olan büyük sayıda yerel birimle başa çıkmak karşılaştırılırsa, kafa tutacak muhatabın gücünün zayıfladığı açıkça ortaya çıkar. Diyelim ki, bir yerde serbest bir bölge kurmak, özel sermayeye özel olanaklar sağlamak istiyorsunuz. Bunun pazarlığını güçlü bir ulusal devletle yapmak yerine zayıf bir yerel birimle yapmak, tabii ki sermayenin işine gelir.”

Gerçekleri göremeyenler ve söyleyemeyenler aydın sayılamaz. Emperyalizmin iç ve dış denetimine karşı halk savaşıyla kurulan Türkiye’de demokrasi yalnızca bir katılımcılık sorunu değil, en başta egemenlik sorunudur. Türk ulusu, egemenliğini emperyalizme ve saltanata karşı ulus olarak savaşımı içinde kazanmıştır, TBMM ve alt birimi olan Müdafaa-i Hukuk aracılığıyla erkin bütüncül ve tekil sahibidir. Demokrasi, tekelci kapitalizmin elinde dünya çapında ritüele dönüşürken egemenliğin halka verilmesi ulusal yapının dağıtılmasıyla değil, ancak güçlendirilmesiyle olanaklıdır.

Paylaş

Yazar Hakkında

Can Güçlü

Yorum yapabilirisiniz

four × three =