Türklüğün Laiklik ile İlgisi

0

TBMM Başkanı’nın anayasamızın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerinden olan ve 2. Maddesinde yer alan laiklik ilkesine yönelik karşıtçı sözleri, her görüş ve inançtan insanıyla Türk ulusunun tamamına yakınında yoğun bir tepkimeye yol açtı. Sivil toplum örgütleri başta olmak üzere geniş halk kitleleri, açıklama ve eylemleri ile tepkisini göstermekten geri durmadı.

Bunun üzerine AKP saflarından gelen “Anayasa çalışmamızda laiklik ilkesi var” açıklamalarından sonra, halkımız rahatlamış gibi duruyor. Peki laik kazanımlar, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yalnızca “laiklik ilkesi” ile mi sınırlıdır?

***

Anayasalar, ‘kaynanam da mutlu olsun’ anlayışıyla gelişi güzel yazılan içi boş metinler olmaktan çok uzaktır.  Anayasalar, hem insan aklının ortak ürünlerinin ifade bulduğu, hem de ülkelerin kendi içlerinde mücadelesini verdikleri kanunlaştırma hareketlerinin iz bıraktığı en üst nitelikteki hukuki metinlerdir.

Dolayısıyla T.C. Anayasası’na laiklik ilkesinin nasıl girdiğini ve orada kendini nasıl koruduğunu anlamak için, insan aklının hangi ortak ürününün ve Türkiye sınırları içerisinde verilen hangi kanunlaştırma mücadelesinin bunu sağladığını iyi irdelemek gerekir.

***

 

Din temelli yönetilen Osmanlı Devleti’nde, egemenlik kayıtsız şartsız padişahındı.  Bu durum, egemenliği işletmek noktasında tek bir hassasiyet yaratıyordu: Padişah, egemenliği öyle bir yöntemle kullanıyor olmalıydı ki, devlet işlemeyi sürdürebilsindi.

Ümmet odaklı yönetilen Osmanlı Devleti’nde, bunun doğal sonucu, farklı dinden ve dinsel kültürden insanlara farklı muamele olmuştur. Bunun sonucunda farklı ‘hukuki kimlik’ler doğmuş ve Osmanlı’da hukuk çokbaşlılığı oluşmuştur. Hıristiyan ile Müslüman’a uygulanan hukuk aynı değildir. Bu farklılık, kimliklerin iyice ayrıştığı evrede Batılıların iç işlere müdahale etmesine yol açarak, gayrimüslimlere ayrıcalıklar verilmesini sağlayacak ve Osmanlı’nın sonunu getiren nedenlerden biri olacaktır…

Şeriat mahkemeleri, kapitülasyonlar sayesinde kurulan konsolosluk mahkemeleri ve cemaat mahkemeleri ile Osmanlı hukuk sistemi, çokbaşlıdır (rechtpluralist). Farklı mahkemelerde farklı usullere göre yargılamanın gerçekleşiyor olması, toplum içindeki ‘adalet’ anlayışının birlikteliğini de yok edecektir.  Herkes için ‘adil’ olan farklıdır.

***

Osmanlı’dan farklı bir nedenle Batı toplumları da yıllarca hukuk çokbaşlılığı ile mücadele etmişti. Yönetim geleneği feodal olan Batı toplumlarında, örgütleniş aşamasında ‘merkeziyet’ bunalımı yaşanmıştı. Merkezi idarenin yokluğu ya da güçsüzlüğü nedeniyle, hukuk ‘yerel’ kalmış, Batılı ülkelerin genelinde birden fazla hukuk alanı doğmuştu. Örneğin Almanya’nın doğusunda ve kuzeyinde Roma hukuku ile yerel hukuk bir arada uygulanırken, geriye kalan Alman halkının %33’ü Roma hukukuna, %43’ü Prusya hukukuna, %7’si Saksonya hukukuna, %17’si Fransız hukukuna uyruk olarak adalet aramaktaydı. Modern kanunlaştırmalar yapılmadan önce Alman hukuk dili Almanca değildi; Almanca, Latince,  Fransızca, Yunanca ve yerel Alman dillerinden oluşmaktaydı.
Yine İsviçre’de de durum benzerdir. İsviçre’nin bugünkü topraklarında birbirinden bağımsız olarak bulunan kantonlar, birleşerek İsviçre’yi oluşturmuş ve nihayetinde hepsi kendi kanton hukukunu uygulamaya başlamıştı. Bu durum da Almanya’da ve diğer uygar uluslarda olduğu gibi modern kanunlaştırma hareketleri ile çözülmüştür.

Toplum yapısının feodal olduğu Batılı uluslarda, hukuktaki çok başlılığın nedeni bu feodallik olduğu için, hukuktaki çokbaşlılığın çözülmesi ‘tek’ ve ‘merkezi’ bir hukuk sisteminin doğmasını sağlamıştır. Bugün Almanya’da da, İsviçre’de de Medeni Kanun, Ceza Kanunu, Anayasa gibi hukuki normlar ‘ulusal’dır, ‘tek’tir.

***

Osmanlı Devleti’nde miras kalan hukuk çokbaşlılığının nedeni ise din temelli millet anlayışı olan ‘ümmetçilik’tir. Cumhuriyet Devrimi, bunu ‘laiklik’ ile çözmüştür. Hukuk çokbaşlılığı sona ermiş, modern, tek, ulusal kanunlar yapılmıştır. Bunu yapmayı sağlayan itenek ise “Türk ulusu” düşüncesidir.

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk denir” düşüncesi, ayrım yapmaksızın tüm ulus için geçerli bir hukuk sistemi inşa ederek, örneğin laikliğin yüreği diyebileceğimiz Türk Medeni Kanunu sayesinde her inançtan ve kökenden insanı tek bir nikahla evlendirerek, hukuktaki çokbaşlılığı ortadan kaldırmıştır. Kimse inancına, inançsızlığına, dinine ya da mezhebine göre sınıflandırılamaz; çünkü herkes Türk ulusunun parçasıdır düşüncesi, din temelli hukuki ayrımları ortadan kaldırma isteğini doğurarak laikliği bu topraklara mıhlamıştır.

İşte tam da bu yüzden hem laiklik yanlısı olduğunu söyleyip hem “Türk ulusu” kimliğine saldıranların, “ümmetçilik” önündeki en büyük iki engelden birini kaldırdıklarını görmeleri gerekiyor.

Yeni Anayasa taslağında “laiklik” olmadığını duyunca hararetlenen ulusumuzun da, Yeni Anayasa taslağında “Türk”ün olmamasını hangi düzlemde ele alması gerektiğini görmesi gerekiyor.

Bölücüler mutlu, egemenliğin kaynağını tekleştiren “Türk ulusu” yok, ırkçı ve bölgeci egemenlik arayışları var…
Ümmetçiler mutlu, ümmetçiliği engelleyen laik ve ulusal hukuk sisteminin harcı “Türk ulusu” yok, dinci ve mezhepçi örgütlenme arayışları var…

Paylaş

Yazar Hakkında

Üçüncü Şahıs

Yorum yapabilirisiniz

three × four =