Türkiye, Avrasya’da Neler Olduğunun Farkında mı

0

Bölgesinde yalnızlaşan, Suriye ve Rusya ile büyük gerginlik yaşayan, İran ve Irak’la arası şeker renk olan Türkiye’nin, bu açığı kapatmak için Batı emperyalizmine daha fazla ödün verir hale gelmesi, kaçınılmazdı. Reisicumhurun, ABD Başkanı ile birlikte fotoğraf verebilmesi, ayaküstü bir görüşme yapması için hariciye vekâletinin seferber olması, ABD’de bir düşünce kuruluşunda konuşabilmesi için de Türkiye’den büyük bir holdingin yöneticisi hanımefendinin devreye girmesi, bu yalnızlığın ve dış destek arayışının kanıtları. ABD’nin ise onca naz yaptıktan, ayak sürüdükten sonra, isteksizce, dostlar alışverişte görsün misali, gayri resmi bir görüşmeyi kabul etmesi, Türkiye’ye verilen bir mesaj. Resmi görüşmeyi başkan yardımcısının yapması, ABD Başkanı ile yapılan görüşmenin gayri resmi olduğunun ısrarla vurgulanması da, diğer bir mesaj. Millet ve devlet olarak itibarımızı, ciddiyetimizi sarsan, onurumuzu kıran bir durum. Bunca ısrardan sonra zoraki yapılan kısa süreli bir görüşmenin anlamı açık: “Seni gözden çıkarmadım, ancak sana kızgınım. Verdiğin sözleri tutamadın. Bu sözleri tutman için, sana biraz daha süre veriyorum. Ancak yeni bir kredi açmıyorum.” ABD Başkanı’nın randevu verme konusundaki isteksizliğini, aylardır, haftalardır ABD basınında yazılan haberlerle, yapılan yorumlarla, düşünce kuruluşlarında üretilen raporlarla, yazılan açık mektuplarla, imzalanan çağrı metinleriyle birlikte yorumlamak gerekir.

Ancak meselenin bir başka boyutu var. O da şu: Türkiye’nin çok fazla bel bağladığı ABD, Türkiye’yi yönetenlerin sandığı kadar güçlü değil artık. Gücü aşınıyor. Devlet kapasitesi azalıyor. Ekolojik hakimiyeti geriliyor. O nedenle artık başta Ortadoğu olmak üzere, uzun süren, yorucu, yıpratıcı, mali yükü ağır işgallerden, saldırılardan, savaşlardan uzak duruyor. Afganistan ve Irak işgallerinin ağır mali faturasının üzerine bir de 2008’de başlayan küresel ekonomik bunalımın binmesi, ABD’nin belini iyice büktü. Borcu çok. Bütçe açığı yüksek. Bu nedenle, daha sınırlı, küçük maliyetli, nokta hedeflere yönelik askeri harekâtları önceliyor. Müttefiklerini, terör örgütleri dahil olmak üzere devlet dışı aktörleri daha fazla işe koşuyor. Psikolojik harp, karanlık savaş, toplum mühendisliği, algı yönetimi, asimetrik harp yöntemlerine, kendilerinin “proxy war”, “hybrid war” dediği yöntemlere daha çok başvuruyor. Bu bir tercih değil, bir zorunluluk çünkü.

Dahası, Çin’in yükselişini engelleyemiyor. Rusya-Çin yakınlaşmasının önüne geçemiyor. Çin, aktif savunma doktrinini benimsedi. Rusya, 2014 yılında güncellenen askeri doktrininde, NATO’nun küresel faaliyetlerinin hukuka aykırı olduğunu belirterek, NATO’nun genişlemesini baş tehdit olarak açıkladı. ABD, Çin’i kuşatmak için deniz gücünün üçte ikisini Pasifik’te konuşlandırmaya karar veriyor ama bir yandan da savunma bütçesinde, askeri harcamalarında kesinti yapıyor. Oysa ABD donanması, sadece ülkenin fiziki güvenliği için değildir. ABD’nin çıkarının olduğu her yerde hazırdır. Sadece siyasi ve askeri görevi yoktur. ABD’nin ticari çıkarlarını korumak da onun görevidir. Emperyalist ekonomi politikalarının güvenliğini sağlamak, ABD donanmasının işidir. Çünkü ABD, hem Atlantik’te hem Pasifik’te, hem doğuda hem batıda etkili olmazsa, üstünlüğünü koruyamayacağını bilir. Ancak, işler istediği gibi gitmiyor. Afganistan ve Irak’tan çekildi, geride küçük ölçekli askeri güç ve işgallerin ağır tahribatını bırakarak. Suriye’de kaybetti. İran’la uzlaşmak zorunda kaldı. Ukrayna ve Kırım’da umduğunu bulamadı. Son olarak Küba’yla barıştı.

ABD EKONOMİSİ NE DURUMDA?

IMF’ye göre; ABD, dünyanın en büyük ve en borçlu ekonomisi. En çok Çin’e borcu var. Çin, dünyanın ikinci büyük ekonomisi, en büyük ihracatçısı, en zengin ülkesi. ABD, küresel üstünlüğünü korumak için, her alanda iddialı olmak zorunda olduğundan, ekonomisini daha sağlam, sağlıklı kılmak için çabalıyor. Uzun yıllardır yerli malı kullanımını özendiriyor. “Use American”, “Buy American” gibi, ABD malı kullanmayı, almayı özendiren kampanyalar yapıyor. Kamu ihalelerinde belli oranda ABD malı kullanımı, ABD’li işçi ve mühendis çalıştırılması şart koşuluyor. Bunda amaç sadece ABD içinde istihdamın, üretimin, vergi gelirlerinin artması değil. Aynı zamanda ABD milliyetçiliğini beslemek, ABD malı tüketmekle gurur duyulmasını sağlamak. “Made in USA” damgası, sadece o ürünün ABD’de üretildiğini belirten bir mühür değil çünkü. Siyasal anlamı da var.

Buna karşılık ABD ve müttefiki Avrupa Birliği, dünyanın geri kalanına tam aksi yönde siyasetleri dayatıyorlar. IMF ve Dünya Bankası gibi, yönetiminde etkin oldukları örgütler üzerinden, liberal politik reçeteler koyuyorlar öteki ülkelerin önüne. Bu ekonomik reçeteler üzerinden siyasi boyunduruk altına alıyorlar azgelişmiş ülkeleri. Özelleştirmeyi, yeraltı kaynaklarını çokuluslu sermayeye açmayı, devletin ekonomiden çekilmesini, gümrükleri kaldırmayı dayatıyorlar. Burada hedef; küresel sermayenin sınırsız egemenliği. Buna direnenleri, toplumsal, kamusal, ulusal duyarlılık taşıyan güçleri tasfiye etmeye çalışıyor emperyalizm. Kamu işletmeciliğini, toplumsal yararı, gelir dağılımı adaletini, refahın tabana yayılmasını savunanları siyasetin dışına atmak istiyor. 1980’lerde ABD’de Ronald Reagan, İngiltere’de Margaret Thatcher ile hayata geçen siyasetleri sürekli egemen kılmayı arzuluyor.

ÖZAL’IN TAKİPÇİLERİNİN ETKİSİ SÜRÜYOR

Anımsanacağı gibi, Türkiye’de bu politikaların öncülüğünü Turgut Özal, onun izinden giden Tansu Çiller yapmıştı. Cem Boyner’den Kemal Derviş’e, sağdan sola, ülkücülerden İslamcılara, sözde solculardan Kürtçülere, medyadan üniversitelere dek her tarafta Özal yandaşlarının çokluğu malum. Mevcut siyasi heyetin de Özal hayranlığı biliniyor. İzledikleri politikalar bunu kanıtlıyor. İngiliz vatandaşı olan Maliye Bakanı, özelleştirme konusundaki başarılarını överken, “Özelleştirme İdaresi’ne gerek kalmadığını” söyledi. Daha ne desin? Bankalardan, sanayi tesislerinden, KİT’lerden sata sata elde bir şey kalmadığı için, sıra derelere, çaylara, ormanlara, tarlalara, meralara gelmedi mi? Özal ve yağdanlıklarının dilinden düşmeyen, “Devlet baba değildir”, “devleti küçültelim”, “özelleştirme demek, demokrasi demektir”, “devlet ekonomiden elini çeksin” sloganlarını en çok kim sahipleniyor?

Unutmayalım; küreselleşmeyi en çok savunan ABD, dünyada gelir dağılımı adaletsizliğinde ilk sıralarda, Türkiye’yle birlikte. Küreselleşme, sadece ülkeler arasındaki zengin – fakir uçurumunu değil, ülkelerin içinde de servet – sefalet uçurumunu derinleştirdi. ABD de bundan payını aldı. Onda da işsizlik, yoksulluk arttı. Bu sürçte sermayenin, malların, hizmetlerin küresel ölçekte serbest dolaşımı önündeki engeller kalkarken, devletler çokuluslu tekellerin jandarması oldular. Sermayenin verimliliğinin, kârlılığının olumsuz etkilenmemesi için her türlü düzenlemeyi yapan bir aygıta dönüştüler. Sermayenin her alanda önünü açan politikacılar, yoksulluktan sistemi değil, yoksulları sorumlu tutan bir anlayışa yöneldiler. Kısacası, ABD’nin Chicago Üniversitesi İktisat Bölümü’yle özdeşleşmiş olan vahşi kapitalist ekol, “Chicago Boys” anlayışı her yere egemen oldu. Hükümetin ekonomi programı da bu. Danıştay’ın yetkilerini kısmak, kamu ihale kanununu sürekli değiştirmek, kamu hizmeti tanımını daraltmak, kamusal denetimi devre dışı bırakmak da paket programın alt başlıkları.

ABD’NİN AÇMAZLARI ARTIYOR

Ama bu sistem de tıkandı. Çünkü ABD’nin gücü azalırken, en önemli rakipleri Çin ve Rusya’nın nüfuzu artıyor. NATO ve müttefiki AB’nin gücü aşınırken, Rusya ve Çin’in öncülük ettiği Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) nüfuzu artıyor. Örgüt, bu yıl Hindistan ve Pakistan’ın da tam üye olmasıyla, daha da genişleyecek. Sonraki adım ise muhtemelen İran’ın tam üyeliği. Yani, ABD ve AB ölçek küçültüyor, Rusya ve Çin ölçek büyütüyorlar. ABD, Çin’i çevrelemek için Japonya’ya büyük önem veriyor. Öyle ki Japonya, silahlı güç kullanımını engelleyen anayasasını değiştirip, sınır ötesine askeri güç yollamaya hazırlanıyor. Bunu da iktisadi gücü oranında siyasi, diplomatik güç olmak için yaptığını söylüyor. Avrasya cephesi ise sıkı duruyor. O yüzden ABD’nin Hindistan’ı Avrasya cephesinden koparma hamlesi başarılı olmadı. Batı ile doğu, Atlantik ile Avrasya arasında denge siyaseti güden, hem ABD hem Rusya’yla yakın ilişkide olan, Çin’le kimi büyük sorunlar yaşasa da, son yıllarda ticari ilişkileri gelişen Hindistan, ŞİÖ’ye, ciddi sorunlar yaşadığı Pakistan’la aynı anda üye olacak.

Bu üyeliğin anlamı büyük, özellikle de Avrasya siyasetinde. Çünkü ŞİÖ’nün jeopolitik konumu, jeo-ekonomik potansiyeli, örgütün önemini daha da artırıyor. Örgütün kurucuları, büyük güçleri olan Rusya ve Çin arasındaki yakınlık, ŞİÖ’den başka, BRICS, BM Güvenlik Konseyi, G 20 içinde de dikkat çekiyor. Orta vadede iki ülkenin, özellikle Orta Asya’da rekabet etmesi kaçınılmaz görünse de, şu an için, biri enerji devi, öteki ekonomik dev olarak birbirlerine gereksinim duyuyorlar. Birlikte davranırlarsa, ABD’yi dengeleyebileceklerini biliyorlar. İkisi de savunma bütçesi ve donanma kapasitesi olarak ABD’nin gerisinde olduklarından, ortak deniz tatbikatlarına yoğunlaşıyorlar. Küresel ölçekte etkili, lider, iddialı güç olmanın yolunun denizlerden, okyanuslardan geçtiğini biliyorlar. Denizci devlet, denizci millet olmadan, bu hedefe ulaşılamayacağını görüyorlar. Rus–Çin ittifakı ABD’nin denizlerdeki askeri üstünlüğünü dengelemek açısından da önemli. Zira ABD, okyanuslardaki egemenliği sayesinde hem rakiplerini caydırıyor, hem uluslararası ticareti denetliyor. Okyanuslarda güçlü olan, küresel ticareti de denetlediğinden, denizlerde rakip istemiyor. Denizlerden başka, Afrika’da da sıkı bir rekabet var ABD ile Çin arasında. Çin, Afrika’nın potansiyelini biliyor. 56 ülkenin olduğu, 1.1 milyar insanın yaşadığı kıta çok yoksul, insanların yarısı günde 1 doların altında bir gelire sahip. Fakat potansiyeli büyük. Dünyada yeraltı su kaynaklarının beşte ikisi, petrolün onda biri, pırlanta, elmas, kobalt, magnezyum, fosfat rezervlerinin üçte birden fazlası Afrika’da.

Sözün özü: Birkaç yıl önce Türkiye Rusya’ya, “Bizi ŞİÖ’ye alın, AB’den vazgeçelim” demişti. Türkiye’deki batıcı İslamcılar, liberaller, solcular, milliyetçiler isyan etmişti. Elbette ŞİÖ’yü yönetenler, NATO üyesi, batı müttefiki Türkiye’yi ŞİÖ’ye almazlar. Avrasya siyaseti olmayan, Ortadoğu’da yalnızlaşan, AB kapılarında horlanan, Barzani, İhvan, Katar ve Suudi Arabistan dışında müttefiki kalmayan, İsrail siyasetinde hızla U dönüşü yapan Türkiye’nin, ABD’de gördüğü muameleyi bu millet hak ediyor mu?

Paylaş

Yazar Hakkında

Barış Doster

Yorum yapabilirisiniz

five × 3 =