Türk Hatice, İstanbul’un Fethini Kutluyor

0

İngiliz malı perdelerin arasından sızan Tanrı malı bir Güneş, Hatice’nin biyolojik uykusunu sona erdirdi. Fransız balkonlu ama mutlaka Selçuklu motifli bir apartmanın arabeskliği içinde güne merhaba diyen Hatice,  29 Mayıs İstanbul’un fethini kutlamak için yola koyuldu. Japonların yaptığı köprülerden Alman malı arabasıyla geçti…

Sıcak işgal yorucu ve pahalı bir işti. ‘Dünyayı sürüngenlerin yönettiğini’ tartışan insanların arasında yolunu bulan sömürgenler, soğuk işgalin dayanılmaz hafifliğini hissedeli yarım yüzyıl olmuştu. Televizyonlar, üniversite sempozyumları, gazeteler, meclisler, söyleşiler tek bir ağızdan “Küreselleşen dünyanın gerekleri” adı altında kaçınılmaz birtakım şeyler olduğunu geveliyordu.

Sıcak işgallerin bile yok edemediği kültürler, uygarlıklar; yarım yüzyılda Batı’nın müzelerinde sergilenen bir cam sürahiye dönüştüler.
Uygarlıkların ve kültürlerin sahibi insanlar ise, kendisini işgal için gönüllü bir işgal ordusuna…

Toplum bir dolap beygirine dönmüştü. Bir döngü içinde dönmeyi bırakıp hani ya ileriye yürüse, ipini koparıp salınacaktı da farkında değildi.
Tecavüze uğruyordu.
Daha kötüsü, tecavüz ediyordu.

Kilolarca mermiyi kucaklamış Türk kadını, Ahmet amcanın reyting soslu dertleri altında eziliyor, ‘Kadın kuşağı’ denen bir hakarete maruz kalıyordu. Dövülüyordu, sövülüyordu, eziliyordu, orda da ırzına geçiliyordu… Dağ gibi kadınlar, ekranlarda bir erkek tarafından sere serpe yere yatırılıyordu. Sabah ‘elektriği alamayan’ kaldıysa, akşam kuşağı vardı ya… Sistem, toplumla rövanşını yapıyordu.

Kültür mü? Sanat mı?
Gece geç saatlerde kırk dakikalık bir ‘reklam arası’ olmuştu…
Kitap fuarları hınca hınç doluydu, entrika serileri indirime girmişti…
Heykele rağbet çoktu, bir kısmı çıplak yapılarak ‘ahlak bozmuştu’…

Türk Hatice, pek çok şeyini kaybetmişti ama bugün 29 Mayıs’tı, sanki fatih kendisi imiş gibi 563 yıl önceki İstanbul’un fethini kutluyordu.
Orhan Veli’ye inat gözleri açıktı; ve yine ona inat, İstanbul’u ne dinliyor, ne görüyordu.

Dokunduğu kendi değildi, gördüğü başkasınındı, aldığı bir parça kendisinindi, verdiği hiç kendisinin olmamıştı.
Derken; bir kalem, belki hiç okunmamak üzere tarihten bir söze tekrar ses verdi:

“Bilinen bir gerçektir ki, tarih bir milletin; kanını, hakkını ve varlığını hiçbir zaman inkâr edemez. Bu nedenle, örtülerle gizlenerek vatanımız ve milletimiz aleyhine verilen hüküm ve kanaatler, muhakkak iflasa mahkumdur. Bütün iğrenç zulümlerden, bedbaht acizlerden ve tarihimize reva görülen haksızlıklardan üzüntü duyan milli vicdan, sonunda uyanış haykırışını yükseltmiş; Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk-u Milliye, Müdafaa-i Vatan ve Reddi İlhak’larla örgütlenmiştir. Kutsalların korunmasını sağlamak için beliren milli cereyan, artık, bütün vatanımızda bir elektrik şebekesi haline girmiş bulunuyor. İşte bu kararlı şebekenin oluşturduğu yiğitlik ruhudur ki, mübarek vatanı ve milletin kutsal varlığını kurtarma ve korumaya dayanan son sözü söyleyecek ve kararını uygulattıracaktır.”

***

29 Mayıs İstanbul’un fetih yıldönümünü, içi boş ecdad edebiyatıyla değil, içtenlik ve farkındalıkla kutluyorum.

Paylaş

Yazar Hakkında

Üçüncü Şahıs

Yorum yapabilirisiniz

two × 1 =