“Siz Başıboşluğa Bakmayınız”

0

Türkiye gözle görülür bir değişime itekleniyor. Dış siyasetten toplum yaşamına, ekonomiden kültürel düzeneklere dek her alanda birikimin dışına çıkan adımlar atılıyor. Dönüşüm, “yeni Türkiye”, “sessiz devrim”, “bölgesinde etkin rol oynayan Türkiye” yaymacalarıyla duyuruluyor. ‘Büyüyen ve güçlenen Türkiye’nin en önemli gündem maddesi olarak yeni bir anayasanın yapılması belirleniyor.

‘Yeni Türkiye’yi bir ‘kızıl elma’ olarak görerek geçtiğimiz 100 yılın ‘enkazını kaldırdığını’ savlayan yaygın görüş, Türkiye’ye cumhuriyetin birikimini değil, ‘Osmanlı’nin mirasını’ uygun görüyor. Bölgede belirleyici güç olan Suriye ve Rusya’yla düşmanlığa varabilecek gergin ilişkilere karşın, birtakım İslam ülkeleriyle nesnel hiçbir ayrım yaratmayacak, gerçek yararı tartışmalı, göstermelik yakınlıklar kuruluyor. Bunu yaparken Avrasya’daki ‘Osmanlı bakiyesi’ savları kullanılıyor.

İçeride Türk ulus yapısı, dışarıda cumhuriyetin antiemperyalist dış siyaset ilkeleri bir kenara koyuluyor. Yeni Türkiye, tarihsel ve toplumsal dayanağını ulusal devrimde değil, Osmanlı’nın kalıtında buluyor. Şimdiki Başbakan Davutoğlu, henüz Dışişleri Bakanı’yken “Evet, yeni Osmanlı’yız!” diyordu. Geçmişte Türkiye’de yönetsel yapıyla ilgili dillendirilen “Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şey yapılabilir,” görüşleri bugün yeni bir anayasanın yapımında etkili oluyor. İstenen yeni düzende görünüşte tekçi ve bütüncül devlet yapısının korunmasına yönelik istekler, yurttaşlık tanımının değiştirilmesi olasılığıyla tüm geçerliliğini yitiriyor.

*

Yeni Türkiye bir dönüşümün adı, kuşkusuz. Osmanlı düşleriyle, görkem ve güç arzularıyla bir tür ‘sessiz devrim’ yapmak, siyasette övünülecek bir şey olabilir, ama…

Ulusal savunmanın eli ayağı kırılmış, ister ulusal ister dinsel nitelikli olsun eğitim dizgesi ‘insan yetiştirme’ özelliğini tümden yitirmiş, kağıt üzerinde kabarık rakamlarla açıklanan ekonomik büyüme halkın artan huzursuzluğunu çözmekten uzaklaşmış, bir ulus içinde onlarca ayrı kültür birbiriyle çatışma içine girmiş, Avrasya’da bağımsızlık ve bütünleşme kavramları tarihsel birer arayışın ötesinde birer düşsel kurguya dönüşmüş, içeride ve dışarıda halka öncülük etmesi gerekenler en basit erdemli ve tutarlı duruşlardan yoksun kalmış, acılar ve sevinçler halkın değil ayrı ayrı kesimlerin acısı ve sevinci olmuş, bireysel bunalımlar kişileri aşarak mutsuzluk ve suç dalgaları biçimini almış, bireysel ve toplumsal ölçekte ‘özgürlük’ çekincelerle kısıtlanan bir fısıltı kesilmiş, ülkede kurucu düşüngü bir yana tarihsel kökler tehlike sayılarak yadsınmaya başlamış, sanat ve yazın yeraltına itilmiş, müzik kirletilmiş, bağlılıkların yerini çıkarlar almış, bir ulus topluca dünyanın geleceğine katkı koyma yetisini isteyerek ya da istemeyerek yitirmiş ise…

İsterseniz Ortaçağ’ın korkulan Osmanlısını canlandırdığınıza inanın, ister çağ açıp çağ kapatan bir devlete yöneldiğinizi varsayarak sevinin, ister erk ve gücü güvenlik altına almak için 33 yıllık bir casusluk dönemine geri dönmeye uğraşın; yaratılan aşınmanın Osmanlı-Cumhuriyet çelişkisini aşıp gittiği, manzaranın toplumsal bir çöküşe çaldığı değişmeyecek ve apaçık gerçeklerdir.

*

Osmanlı’nın son dönemi de, görünürde seçilen yön ne olursa olsun değişmeyen bir çöküş tablosunu andırmaktaydı. 1800’lerde Batılı elçilerin Babıali’ye giderek sadarete ayrılmış makam koltuklarına kurulması, sadrazamların da sanki elçi kendileriymişçesine ezilip büzülmeleri alışıldık bir görüntüydü. Batılıların karşısında ezilip büzülen yöneticilerin yerini, bir dünya savaşına girmeye kendi çıkarları bakımından karar veren İttihat ve Terakki yöneticileri aldığında da görüntü değişti, durum değişmedi.

Toplumsal ve tarihsel gücünden gerek belirli çıkar kümeleri yararına, gerekse yabancı ülkeler adına ödün veren ülkeler gerçek güce sahip olamazlar. Yeni bir düzene yönelmek adı altında ülkeyi her boyutuyla aşındırmak, ülke yararlarından uzaklaşmak bir yana dursun, istenen çöküş düzenini sağlayacak güçten bile yoksun kalmak anlamına gelir.

*

100 yıl öncesiyle benzerlikler, neyse ki saraylarla ve emperyalist baskıyla son bulmuyor. Bugün de geçerli olan bir saptama, 1919’da yapılmıştı. Akıldan çıkarılmaması gerekir:

“Siz başıboşluğa bakmayınız. Boş görünen saha doludur. Çöl sanılan bu alemde saklı ve güçlü yaşam vardır. O, ulustur; o, Türk Ulusu’dur.”

Paylaş

Yazar Hakkında

Can Güçlü

Yorum yapabilirisiniz

4 × four =