Sivil Toplum Kuruluşları Ne İşe Yarar

0

Henüz 2000’lerin başında ‘demokratik kitle örgütü’ adı kullanılırdı. Birkaç yıl içinde geniş ölçekte bunun yerini ‘sivil toplum kuruluşu’ aldı. İkisini tanımlarla, ayrıntılarla ayrıştırmaya çalışmak olanaklı; ancak STK’ların dünya çapında gördükleri işleve yabancı olmayanlar için bu niteleme dönüşümünün özünü kavramak güç değil.

Yaygın kabul gören anlayış; sivil toplum kuruluşlarının ‘doğrudan demokrasinin’ gerçekleştirilmesi için çağdaş bir araç olduğu yönünde. Kafalardaki şema, özce, şöyle: Kişiler bir araya gelerek örgütleri oluşturur, bu örgütler kavuştukları kurumsal yapıya dayanarak yerel ve ulusal ölçekte yönetime katılırlar, aynı zamanda yönetimde etkili olması istenen düşünceleri halka yayarak demokrasiyi sağlarlar.

Bu görüşe göre demokrasi, yönetimin içinde ne ölçüde yer alındığına ilişkin bir kavramdır. Tamamlayıcısı olan kalıba göre; tekçi, bütüncül devlet yapılanmaları; halkla yönetim arasına birden çok aracı koyarak demokrasiyi ‘törensel’ ve ‘biçimci’ bir yönteme dönüştürmekte, dolayısıyla da gerçekte demokrasinin önünü kesmektedir.

Amacı ‘doğrudan demokrasi ile katılım’ olarak belirlediğiniz zaman, tarihsel kökeninizi Antik Yunan olarak kabul etmekte şaşılacak bir şey yoktur. Örgütlenme düşüncesinin bu türü, Antik Yunan’ın demokrasi kalıtını bugüne tutulan bir ışık sayar ve demokrasinin kökeninde kent devletler olduğunu, yerelleşmenin ve söz hakkının ulusal devlet yapılanmalarından sivil toplum kökenli yerel demokrasilere geçmesinin doğal ve gerekli olduğunu savlar.

Buradan bakıldığında, sivil toplumculuk, yerelleşme yoluyla demokratikleşmenin yapıtaşıdır. Küreselcilerin 20 yıldır öne sürüp durduğu ‘bilişim çağıyla doğrudan demokrasi evresine gelindi, bildiğimiz yönetim yapıları geçerliliğini yitirdi’ savıyla; bu tür bir sivil toplumculuk kusursuz bir uyum içindedir.

 *

Küreselci düşüncü John Naisbitt, “Eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya haline getireceksek parçalar küçük olmalı. Bin ülkelik bir dünya, ulus-devletin ötesine geçmeyi belirten bir mecaz.” diyor.

Tekçi, merkezi devlet yapılarını dağıtarak yerel demokrasi temelinde örgütlenmeyi amaçlayan bir sivil toplumculuğun ‘bin ülkelik dünya mecazıyla’ nasıl örtüştüğünü belirtmeye gerek yok. 1945 sonrasında ‘ortakpazar’ uygulamalarını dünya ölçeğine yayan Batı, 21. yüzyılı ‘tek pazarlı dünya yüzyılı’ olarak görmek istiyor. Ulusal gümrük, ulusal üretim, ulusal pazar, ulusal eğitim, ulusal kültür, bağımsız ülkelerle kurulan özgün dostluklar varken bu gerçekleştirilebilir mi? Olanaklı gözükmemektedir.

Bu noktada demokrasiyi bir katılım sorunu olarak mı, yoksa bir egemenlik sorunu olarak mı ele almak gerektiği sorusuyla karşılaşıyoruz. Ulusal devleti aşarak yerelleşmeyi amaçlayan sivil toplumculuk da, yerelleşerek tek pazarlı dünyaya erişmeye çalışan küreselcilik de demokrasiyi kof bir katılım sorunu olarak ele alıyor ya da bu özelliğiyle öne çıkartıyor.

*

Emperyalizmin iç ve dış denetimine karşı halk savaşıyla kurulan Türkiye’de demokrasi en başta egemenlik sorunudur. Türk ulusu, egemenliğini emperyalizme ve saltanata karşı ulus olarak savaşımı içinde kazanmıştır, TBMM ve kurucu birimi olan Müdafaa-i Hukuk aracılığıyla erkin bütüncül ve tekil sahibidir.

İşgale ve işbirlikçiliğe karşı halk örgütlenmesi anlamına gelen Müdafaa-i Hukuk, TBMM’yi kuran, yöneten ve eylemli olarak yönlendiren istenci simgeler. Yılgın, yoksul, eğitimsiz bir halkın önce yerel örgütlerde birleşmesi ve ardından ulusal meclisin oluşmasıyla kendi yönetimini kurması, cumhuriyetin kuruluşunun ve Türk aydınlanmasının altındaki toplumsal atılımdır. Müdafaa-i Hukuk, ulusal boyutlu, ulus egemenliğini amaçlayan ve bunun birincil sağlayıcısı olmaya soyunan bir kitle örgütüdür.

*

Küreselcilerin ağzıyla ‘ulus devleti aşarak demokratikleşmeyi’ savunmak; birkaç yılda bir oy verilmesi, internetin kullanımıyla her konuda yorum yapılabilmesi, türlü yollarla yönetime halkın sesinin duyurulabilmesi bakımından kulağa ‘demokratik’ gelebilir. Bunu yaparken yerelleşerek ve ulusal yapıları kırıp dökerek küresel ortakpazarı dünyanın temel gerçeği haline getirmek, egemenliğin görkemli gösteriler eşliğinde emperyalizme bırakılması demektir.

Bunun karşısında, küreselleşme yüzyılında halkın yaşam alanını genişletmeye çalışan bir kitle örgütü anlayışı mutlaka vardır ve varlığını sürdürecektir. Popüler simgelerin ardına takılarak demokrasicilik oynamayı değil; egemenliği ulusun vazgeçilmez varlığı sayarak bilinçlenmeyi ve bağımsızlığa, özgürlüğe, eşitliğe dayalı demokrasiyi sağlamayı görev bilen bu anlayış, bu kuruluşlar, Müdafaa-i Hukuk’un doğal izleyicisidir.

Müdafaa-i Hukuk, bütün eksiklikler, yorgunluklar, engeller ve ters akıntıya karşı, ‘yorulanları dinlenmeden yürütecek güç’tür.

Paylaş

Yazar Hakkında

Can Güçlü

Yorum yapabilirisiniz

five + 11 =