Saçını Değil, Canını Süpürge Eden Kadın

0

Bizim siyasetçilerimiz karşılaştırma yapmayı çok severler. Öyle bir sevgi selidir ki bu, bazen hızlarını alamayıp 2000’li yıllar ile 1900’leri kıyasladıklarına bile şahit oluyoruz, malum.

Fakat, yıllar yılı ister istemez artması gereken ihracat hacmi, tek şeritli yol sayısı, çok şeritli yol sayısı, asgari ücret miktarı gibi alanlarda gördüğümüz karşılaştırmaların, ithalat hacmi, fakirlik sınırının altında yaşayan insan sayısı, aile bireylerine yönelik şiddet oranı ya da kadına yönelik şiddet oranı gibi alanlarda meydanlarda dillendirildiğine pek şahit olamıyoruz.

Toplumun sacayakları olan bu konularda kötüye gidiş, hem “yaptırma” gücünü elinde bulunduran yetkililerin, hem de “yaptırmama” gücünü elinde bulunduran muhalefet partilerinin yeterince umrunda gibi durmuyor. TBMM ve bakanlık çatıları altında neler düşünülüyorsa çözüm yaratmıyor olacak ki –özellikle kadına yönelik şiddet noktasında- kötüye gidişin önüne bir türlü geçilemiyor.

Türkiye’nin milli içeceğinin ne olduğuna bile mesai harcayan bir siyasi gündemin, bu konuyu bir türlü gerekli özenle ele almıyor olması ilginçtir.

“Çuvaldızın kör tarafı bana, sivri tarafı herkese” olarak yorumlanabilecek bu eleştirel geleneğin ne kadar daha süreceğini kestirmek zor; fakat bir dönüp rakamları hatırlamakta yarar var.
***

siddet

2011 yılında ilgili TBMM raporunda da yer verildiği üzere, 2009 yılında bir soru önergesini yanıtlayan Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2002 yılında 66 kadın öldürülmüşken, 2009’un sadece ilk 7 ayı itibariyle bu sayının 953 olduğunu söylemişti. Oranı kurmak zor değil, 2002 yılından 2009 yılına kadar kadına yönelik şiddet yüzde 1400 artmıştı yani.

Oranın bu kadar yüksek olmasından daha ilginç olan şey, bu oran ortaya çıkana kadar ve hatta oran ortaya çıktıktan sonra bile bu durumun önüne geçilememiş olunmasıdır.

2006-2007 yıllarında yürütülen “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet Araştırması”nın verilerine bakarak kimse mi hareket etmemiş ya da siyasi bir tavır almamıştı acaba? Çünkü bu araştırmadan hareketle Türkiye’de her üç kadından birinin fiziksel şiddete maruz kaldığı belirtiliyordu.

Hadi hepsine bir mazeret bulduk diyelim… Hadi adlarının başına koyacağımız “anne” sıfatıyla cenneti ayaklarının altına serdiğimiz bu insanlara, ev içinde ya da dışında, topluma kattıkları onca değere rağmen göz yumduğumuz tüm mağduriyetlere bir mazeret bulduk diyelim…

2000’li yılları çok kıyaslamayı sevdiğimiz 1900’lü yılların 1926’sında kabul edilen ve Türk kadınının hukuk alanındaki güvencesinin miladı olan Türk Medeni Kanunu, döneminin çok üstünde bir başarıyla uygulamaya girmiş ve topluma yansımış olmasına rağmen, 2002’de yürürlüğe giren Yeni Türk Medeni Kanunu’nun kabul edilmesi üzerine yeniden düzenlenen mal rejiminden -yine ilgili TBMM raporunda görüşü alınan Prof. Dr. Ayşe Saktanber’in aktardığı üzere- 2007 itibariyle kadınlarımızın yarıya yakınının haberdar olmamasını kime, nasıl açıklayacağız?

Cumhuriyet, hiçbir hukuki temelin olmadığı bir zeminde Türk kadınını ve haklarını şaha kaldırıyorken, bilişim çağında, yani 2000’li yıllarda, sahip olduğu hakları kadınlarımıza aktaramamış bir yapı, hangi hakka sahip olduğunu bilmeyen kadınlarımızın hakkını nasıl koruyacak?
    ***

Elbette koruyamayacak.
Elbette koruyamayacak ve olsa olsa kadının nerede kahkaha atacağını bir meseleymiş gibi konu edinip tartışacak!


İlgili TBMM Raporu: TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu, Kadına ve Aile Bireylerine Yönelik Şiddet İnceleme Raporu, 24. Dönem, 2. Yasama Yılı, 2011.

İlgili Araştırma: Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet araştırması, Ayşe Gül Altınay ve Yeşim Arat (TÜBİTAK Desteği ile), 2007.

 

Paylaş

Yazar Hakkında

Üçüncü Şahıs

Yorum yapabilirisiniz

nineteen − 4 =