Kimliksizlik Evresi

0

Geçtiğimiz ocak ayında, Davos’ta gerçekleştirilen Dünya Ekonomik Forumu’nda açıklandığı üzere, dünyanın varsıl %1’lik kesiminin, kalan %99’un toplamıyla eşit gelire sahip olması çok konuşuldu, çok ilgi çekti. Küresel gelir eşitsizliği yeni bir habermişçesine sarsıntı yarattı.

Oysa benzer doğrultudaki rakamlara yabancı olmayanlar, 1950’lerden beri varsıl ve yoksul arasındaki ayrımın hızla büyüdüğünün bilincindeydi. Yine Davos’ta açıklandığı üzere, 2015 yılı itibariyle en varsıl 62 kişinin ekonomik varlığı, dünya nüfusunun %50’sinin ekonomik varlığına eşit. Her geçen yıl etkisini daha yakından duyumsatan tekelleşme dolayısıyla bu en varsıl insanlar kümesi sürekli daralıyor.

Bunları sosyal medyada paylaşıp geçilecek veya kuru kuruya ilginç bulunacak veriler olarak görmek de bir seçenektir kuşkusuz. Ama bu güncel veriler, yoğunlaşan küreselleşme sürecinin temel niteliklerini bilenler için ağır bir uyarı anlamına geliyor. Gelir dağılımındaki eşitsizliği; azgelişmiş ülkelerin üretim yoksunluğuyla, ulusal gümrüklerdeki çöküşle, dünya çapında ülke-bölge odaklı siyaset izleyebilecek istençteki yönetimlerin gittikçe azalmasıyla ve toplum çıkarını savunabilecek merkezi devletlerin yerini aşiretleşmiş yerel yapıların almasıyla, insanlığın her ölçekte parça parça kuraklaşmasıyla birleştirdiğimiz zaman, karşı karşıya kalınan uygarlık bunalımını görmek kolaylaşır.

***

Bilişim çağıyla birlikte demokrasinin yeni bir aşamaya erişeceği, küresel ölçekte iletişim kolaylığının dünyayı büyük bir köye dönüştüreceği yaymacaları bazı kulaklara hala hoş geliyor olabilir. Tekelleşmenin boyutu açık. Bu, denetimden çıkmış bir ekonomik dalgalanmadan değil, Yeni Dünya Düzeni’nin kurucu ilkelerinden kaynaklanan ve onyıllar öncesinden kestirilen bir sonuç. Uluslararası düzenin simge kurumlarından Dünya Bankası’nın yetkilileri, daha 1990’ların sonunda, “Gelecek 20 yılda yeni dünya ekonomisinde zenginler daha zengin, fakirler daha fakir olacaktır.” dememiş miydi? Küresel siyasetin belirleyicisi bir avuç devletin, bir parçası olduğumuz Ortadoğu’da yaptıkları, geçtiğimiz yirmi yılda Balkanlar ve Afrika’da olanlarla birlikte, insan olduğunu söyleyen herkes için eşit düzeyde çarpıcı değil mi?

Öyle görünüyor ki, değil. Kazanç sağlanabilecek her alan, küresel kapitalizm için bırakılması söz konusu olamayacak bir cephe. Bireyi uygarlaştıran sanat ve kültür alanları artık insanın kendini aşmasına yönelik erdemli uğraşların değil, yatırım ve kar hesaplarının yuvası. Oysa haksızlığa ve uğranan onursuz saldırılara karşı çıkacak tepkiyi edinmek, öncelikle bir kültür sorunu.

Ortaya yapıtların değil, ürünlerin konduğu, sanatın yerini tüketimin aldığı, insanın gelişmesinin yolunun toplumsallaşmaktan çok tekilleşmek olarak bellendiği, küresel kültür adı altında yüzeysel bir bilinç köreltiminin tüm uluslara dayatıldığı, her ülkede tarihsel, tinsel ve bilimsel köklerin yurttaşlardan yalıtıldığı, özgün uygarlık birikimlerinin yeni aşamalara geçmesinin önlendiği ve ortak olduğu savlanan derme çatma yeni bir uygarlığın herkese pazarlandığı bir ortamın kaçınılmaz sonucu, kimliksizleşme oluyor.

Kimliksizleşme dediğimiz zaman yalnızca kişilerin siyasi istencini belirleyen odağın Ankara’dan Washington ve Brüksel’e kaymasını kastetmiyoruz. Kimliksizleşme, uygarlık denkleminin yanlış hanesine düşmek anlamına geliyor. Doğduğu ve yaşadığı toprakların köklerinden beslenemeyen, sömürülen topraklarda doğup emperyalistlere öfke besleyemeyen, soluk alabilecek alanı günbegün daralırken benliğindeki yaylaya çıkacak denli kendini tanıyamayan topluluklardan söz ediyoruz. Çöküşe geçen bir dünyada insan olarak kendini derinleştirecek yollara düşmekten korkan ve içine doğduğu olumsuz koşulların kendisine uygun gördüğü sınırlar içinde yaşamakla yetinen, özcesi, tarihin gözünde kendi uygarlığından, kendi vicdanından yana olamayan ve daha kötüsü, bundan yoksun kaldıkça başka bir uygarlığa da yanaşamayarak düzlemsiz kalan kişilerden yakınıyoruz.

***

Bireylerin kısırlaşması küreselleşmenin dolaylı-dolaysız bir yan etkisi değil yalnızca. Aynı zamanda daha varsıllaşmak isteyen varsılların kendi yetkesini korumak için olmazsa olmaz gördüğü bir güvenlik önlemi. Dünya 21. yüzyılda bir yönetim bunalımıyla, bir ekonomik açmazla, yayılmacılıktan kaynaklı bir kötücüllükle karşı karşıya bulunsaydı; sorunların kaynağı bir türlü değilse öbür türlü kurutulabilirdi. Dünya, birkaç yüzyıldır, özgün toplumsal akışların önünün kesildiği bir evreyi yaşıyor. Buna karşı gerçekleştirilen atılımlar lanetleniyor ve boğuluyor.

Çözüm, sorunla birlikte serpilip büyüyor. Egemen kılmaya çalışılan küresel uygarlık, Avrasya’dan Güney Amerika’ya dek şimdilik kendi içinde kaynayan bağımsızlık kalıtını bastırmak için küçümsenemeyecek bir uğraş gösteriyor. Dünyanın özgün uygarlıklarının birikimi; siyasi, toplumsal ve kültürel özgürlük istemleriyle birleşmeye başlıyor.

İnsan olmanın omuzlara bindirdiği sorumluluğu ve aradığımız onurlu benliği yaşama geçirebilmek için öncelikli adım, kuşkusuz, her alanda yayılmacılığa karşı insanların yaşam alanını genişletmek. Sonraki adımlarda insanlığın gerçekten hak ettiği yeni uygarlık aşamasına geçerken verilecek savaşımda, içimizde kaynayıp duran birikimi yadsınamaz bir itici güç olarak ayrımsayacağız. ‘Damarlarımızda akan soylu kandaki güç’, bu değilse, nedir?

Paylaş

Yazar Hakkında

Can Güçlü

Yorum yapabilirisiniz

10 + 10 =