Dünya Egemenlerinin Çekincesi

0

“Her kim ki denize egemen olur, ticareti ele geçirir. Ticareti ele geçiren, dünyanın varsıllıklarını ele geçirir, sonucunda da dünyayı ele geçirir.”

*

Bu sözler, 1500’lerde yaşamış olan İngiliz soylusu, casus, kaşif ve yazar Walter Raleigh’e ait. 1500’lerden 1900’lere dek dünya siyasi tarihinin de özeti niteliğini taşıyor.

Son birkaç yüzyılın tarihi, Batı’nın önce denize, sonra ticarete, sonra dünyaya egemen olmasının; ardından da bu egemenliği ayakta tutmak için savaşmasının tarihidir.

Denizlerde egemenlik ve ele geçirilen yerlerden elde edilen varsıllığın Avrupa’ya akıtılmasıyla yaratılan birikim, Hindistan’dan Yeni Zelanda’ya, Afrika’dan Amerika’ya dalgalanan sömürgeci bayrağın öncülüdür. 1800’lerden itibaren hızla yükselen Avrupa egemenliği, iki dünya savaşının ardından tahtını ABD’ye bıraktığında, Walter Raleigh’in sözleri, anlamını 1961-1969 yılları arasında ABD Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Dean Rusk’ın ülkemizde de çokça bilinen sözlerinde bulur:

“Sadece Kuzey Amerika ile, ya da Batı Yarımküre ile, ya da Kuzey Atlantik Topluluğu ile sınırlandırılmış savunma taktiklerinin artık güven ve refah sağlamayacağını biliyoruz. Dünya çok küçülmüştür. Toprak ile, su ile, atmosfer ile, bunları kaplayan uzay ile, yani dünyanın tümüyle ilgilenmeliyiz.”

*

1960’ların dünyasında ABD’nin öncülük ettiği küresel yeniden yapılanmaya yabancı olanlar, öncü devletlerin ‘toprakla, suyla, atmosferle ve hatta uzayla’ ilgilenmesini yadırgamayacaktır. Sorun, Avrupa ve ABD’nin nasıl öncü ülke konumuna geldiğini merak etmekle başlar.

Avrupa’nın ve ardından ABD’nin dünya üzerinde egemenliğini ‘demokrasi, insan haklarına ve bilime önem veren uygarlıkların hak ettiği ileri konuma yerleşmesi’ olarak algılayan, bu egemenliğin doğal bir süreç içinde kendiliğinden oluştuğuna ya da öteki uygarlıkların kendiliğinden geri kaldığına dayanan görüş, dünya çapında genel kabul görür. Batı emperyalizminin hem bir güvenlik önlemi, hem de dünyayı denetlemesini ‘haklılaştıran’ bir sav olarak benimsediği, yaygınlaştırdığı bir anlayıştır bu.

Doğu dünyası içinse bu görüş, güncelliğini gitgide yitiren, azgelişmiş ülkelere özgü bir aşağılık duygusundan öte değildir. Gerçekte bilime önem vererek yükselmeyi Haçlı Seferleri sonrasında duralayan ve gerileme yoluna giren Doğu bilimine, insan haklarına önem vermeyi de örneğin 1520’de Otumba Vadisi’nde Hernan Cortes’in elinde toplu olarak can veren ve sömürgeci işgale direnme gücü kırılan Azteklere sormak gerekir.

Batı’da bireylere sunulan olanaklardaki üstünlük, sömürüye dayalı teknik atılımlardan kaynaklanmaktadır. Harry Magdoff, “Batı Avrupa’daki yüksek hayat standardı ve büyük çaptaki sermaye birikiminin kökleri, eski ve yeni sömürgelerle yarı-sömürge ülkelerin sömürülmesinden elde edilmiş olan avantajlara dayanır,” der.

*

Batı’nın sömürgecilikten küreselleşmeye evrilen düzeni; etkileri Batı’da şimdilik daha az duyumsanan çevre kirliliği, yoksulluk, teknolojik gelişmelere ve uzayan yaşam süresine karşı sağlıksızlaşan yaşam koşulları, tüm dünyada görülen kültürel durgunluk ve yönetsel açmazlar gibi sorunları yanına alarak, dünyanın karşı karşıya bulunduğu çıkmazı oluşturuyor. Emperyalizmin yarattığı sorunlar, gelişmiş ülkeleri de içine alarak dünyanın tümünü uçuruma sürüklüyor.

Dünya savaşlarıyla kendini kanatan uluslararası emperyalist düzenek, 1945 ve sonrasında kurulan çokuluslu örgütlerle tüm dünyayı ‘tek bir ortakpazara’ dönüştürme amacına yöneldi ve kendi arasında savaşları bir süre için dindirdi. Birleşmiş Milletler’den NATO’ya, IMF ve Dünya Bankası’ndan TTIP’ye, Avrupa Birliği’nden OECD’ye pek çok ad altında ve konu başlığıyla kurulan yeni düzen, sömürücülüğü ABD’nin öncülüğünde ortak bir istence bağlama çabalarının sahnesi oldu.

Güney Amerika’dan Asya’ya, Yugoslavya’dan Mısır’a dek geniş bir coğrafyada Batı egemenliğine karşı gelen ülkeler ve önderler safdışı edildi; Batı yanlısı darbeler, ‘denetimli’ halk hareketleri ve terör, 20. yüzyılın ikinci yarısıyla 21. yüzyılın olmazsa olmazı haline getirildi.

*

Küresel ölçekte işleyen sömürücü bir düzen kurmak, kuşkusuz kolay değildir. Olası kalkışmalara karşı güvenliği sağlamak gerekir. ABD denetimindeki NATO, kirli işlerin simgesi biçimindeki CIA, son onyıllarda toplumsal dönüştürme eylemlerinin yeni odağı haline gelen NED ve benzeri ‘sivil toplum’ ağları; dünyayı ‘tasmalamış’ görünmektedir.

Emperyalizm geçtiğimiz 70 yıldır örgütlüdür; iç çatışmalarını kaçınılmaz ekonomik sürtüşmelere indirgemiştir, Irak, Mısır, Libya gibi ‘küçük lokmaları’ kavga ederek de olsa kılçığına kadar yok etmek istemektedir.

Küresel örgüt yapısına kavuşmuş emperyalizme karşı, ezilen uluslara öncülük edecek uluslararası bir birliktelikten söz etmek olanaksızdır. Yugoslavya’nın dağılmasından beri Üçüncü Dünya’yı bir arada tutacak bir yapı, düşten ibarettir. Bunu bir düş olarak tutmak, emperyalizmin yaşaması için birincil önemdedir. Uluslararası düzlemde ezilen ulusları Batı’ya karşı birleştirecek bir atılımı önlemenin ilk yolu da, ülkelerin içindeki bağımsızlıkçı girişimlerin önünü kesmektir. Örgütlü emperyalizme karşı örgütlü antiemperyalizm, her boyutta dünya egemenlerinin çekincesidir.

Ezilen ulusların tarihsel öncüsü ve İkinci Dünya Savaşı arifesindeki önderi Türkiye’nin son 75 yılını buna göre değerlendirmek gerekir. Bu değerlendirme, geleceğin nasıl kurulması gerektiğine ilişkin yaşamsal ipuçları barındırır.

Paylaş

Yazar Hakkında

Can Güçlü

Yorum yapabilirisiniz

seven − 5 =