Barış DOSTER yazdı: Aziz Sancar’ın Verdiği Büyük Ders

0

Nobel ödüllü bilim insanı Prof. Dr. Aziz Sancar’ın bilimsel başarısını Cumhuriyetçi duruşuyla birleştirmesi, Atatürk sevgisinin altını çizmesi, buna karşın Cumhuriyet’ten uzaklaşan üniversitelerin ve öğretim üyelerinin aydınlanmadan, bilimden, hatta gerçeklerden kopması iki zıt duruma örnektir. Bir yanda Sancar var. Diğer yanda ise “İslami bisiklet” icat edenler veya emperyalizme ve uzantısı terör örgütüne selam duranlar var… Doğru, güçlü, haklı olan elbette Sancar. Ancak; üniversitenin yaşadığı bunalım, bilime ilişkin bakış açısındaki çürüme ve yozlaşma da ürkütücü. Üstelik bu bize has değil. Dünyada da bilimin içi boşaltılıyor, tamamen piyasanın emrine giriyor.

 

Şöyle ki; bir toplumun bilimde, teknolojide, sanayide atılım yapması, yetkinleşmesi, eğitim altyapısı ve kültürel zeminle orantılı. Eğitim ve kültür politikalarının kurumsallığı ve sürekliliği ise bu politikaların, aklın ve bilimin egemenliğinde saptanmasını zorunlu kılıyor. Çünkü bilim temelli bir eğitim altyapısı ve kültürel iklim zorunlu. Bilim, öncelikle ve yoğunlukla üniversitede üretilip, geliştirildiğinden, üniversitede öncelikle bunların yapılabileceği bir iklim, zemin, kültür gerekiyor. Özgürlük, eleştiri, özeleştiri, araştırma, sorma, sorgulama, merak etme, deneme ortamının bulunması şart. Eğitimin, bilimin, teknolojinin içselleştirilmesi; üretilen mallarda kendi ürettiğimiz teknolojinin kullanılması; ekonomik alanda olduğu kadar, siyasal, toplumsal, kültürel alanda da sonuç veriyor. Bunun için de öncelikle eğitimin planlanması, toplumun siyasileri buna zorlaması, nitelikli eğitim talep etmesi gerekiyor. Sanayi için nitelikli ara eleman yetiştirmek, birkaç iyi üniversitede, birkaç iyi mühendislik bölümüne sahip olmak yeterli değil. Meseleye bütüncül bakmak, her alanda nitelikli işgücünü, yöneticiyi, mühendisi, tasarımcıyı, bilim insanını istemek zorunlu.

 

BİLİMİN, SİYASET ve PİYASAYLA İLİŞKİSİ SORUNLUDUR

 

Şu evrensel bir kuraldır: İktidar ve sermaye; bilginin gücünü, itibarını, meşruiyetini bilirler. Onu denetlemek, kullanmak, yönlendirmek isterler. Kendi ideolojik hegemonyalarının kurulması ve kökleşmesinde bilgiyi üretenlerden, yayanlardan, bilim yapanlardan olabildiğince yararlanmaya çalışırlar. Günümüzde kapitalizmin vahşi boyuta ulaşmasında bilim insanlarının, üniversitelerin, araştırma merkezlerinin doğrudan ve dolaylı payı büyüktür. Siyasetin ve sermayenin bu gerçeği görmemesi beklenemez. Oysa gerçek bilim insanının her türlü iktidar odağına, her türden güç odağına karşı diyeceği tek söz, Diyojen’in sözüdür: “Gölge etme, başka ihsan istemem.” Aydın olmanın temel kuralıdır; iktidarla, her türlü güç odağıyla, parayla araya mesafe koymak, münevver olmakla esnaf olmanın örtüşmeyeceğini bilmek.

 

Günümüzde ülkemizde de dünyada da üniversitelerin niteliği, başarısı; yetiştirdikleri bilim insanlarıyla, öğretimdeki yetkinlikleriyle, mezun ve mensuplarının bilime olan katkılarıyla değil, piyasanın taleplerini karşılama kabiliyetleriyle ölçülüyor. Türkiye’de ve dünyada pek çok üniversite sadece diploma veren birer kurumdur, o kadar. Yüksek lisans ve doktora süreci de buna dahildir. Böyle olduğu içindir ki, intihal, bilimsel hırsızlık, aşırma suç olmaktan çıkmıştır. Eskisi kadar ayıplanan, kötü gözle bakılan bir durum değildir. Sanal ortamdaki paralı ve parasız ödev sitelerinin çokluğu, yüksek lisans ve doktora tezini başkalarına yazdıranların bolluğu şaşırtıcı boyutlardadır. Bu durum o kadar yaygındır ki; öğrencilere ve bilim insanlarına intihalin, aşırmanın, hırsızlığın çok büyük bir ahlaki kusur olduğunu öğretmek yerine; intihali, kopyayı, çalıntıyı sanal ortamda araştırıp yakalayan bilgisayar programları üretmek ve kullanmak yolu benimsenmiştir. Ancak insan zekâsı bu programları da aşacak yolları hemen bulmaktadır. Eğitim fuarlarında en ünlü, en medyatik hocalarını adeta fuar hostesi gibi masaların başında, kitapçık, tanıtım bülteni, promosyon dağıtım elemanı, satış ve pazarlama temsilcisi olarak kullanan üniversiteler de, bu bilimsel hırsızlıklara karşı çok sert tutum almamaktadır. Eğer para geliyorsa, harç ödeniyorsa, müşteri (yani öğrenci) ve veli memnun ise olayı çok da büyütmemektedir.

 

Büyük şirketlerle iş yaparken, ortak proje üretirken, onların parasal desteğini alırken ellerini ovuşturan üniversitelerin, “müşterilerin” (öğrencilerin) ufak tefek kusurlarına, kabahatlerine, harç parasını ödedikleri müddetçe itirazı yoktur. Çünkü öğretmenin, akademisyenin pazarlama elemanı; okul müdürünün ve rektörün CEO olduğu düzende, öğrenci müşteridir. Bu düzende müşteri talebine yanıt vermek, proje ortağı olan şirketin daha fazla para kazanmasına katkı sunmak, akademinin birinci görevidir. Buna “bilimsel faaliyet” denmektedir.

 

BİLİM ÜNİVERSİTEDEN KOVULURKEN…

 

Özellikle fen bilimlerinde, temel bilimlerde, pek çok üniversitede kapatılan, öğrenci alımı durdurulan fizik, kimya, matematik, biyoloji gibi alanlarda, mühendislik fakülteleri şirketlerin araştırma laboratuarına, ar-ge merkezine dönüşmüştür. Bilim insanları verdikleri dersle, yönettikleri yüksek lisans ve doktora tezleriyle, yazdıkları makale ve kitaplarla, sundukları bildirilerle değil, çalıştıkları üniversiteye buldukları parasal kaynakla, sponsorla, bağışçıyla, proje ortağıyla öne çıkmaktadır. Bu konuda yelpaze çok geniştir. ABD Savunma Bakanlığı ve silah şirketlerinin Harvard Üniversitesi dahil büyük üniversitelerle ilişkisi, ilaç şirketlerinin üniversitelerin tıp ve eczacılık fakülteleriyle ilişkisi, büyük şirketlerin gözde üniversitelerin işletme bölümleriyle ilişkisi, siyasal partilerin, politikacıların sosyoloji, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler bölümleriyle ilişkisine dair örnek çoktur.

 

Bilim insanları, uzmanlık alanlarına göre, eğer bu kişi, kurum ve kuruluşlarla yakın çalışma yürütüyorsa, onlara hizmet sunup para alıyorsa, hele bu sayede çalıştıkları üniversiteye, fakülteye, bölüme para kazandırıyorsa, “muteber, gözde, aranılan” konumdadırlar. Derse girmemeleri, sınav kâğıtlarını zamanında okumamaları sorun değildir. Çünkü okula para kazandırmaktadırlar. Bunun kılıfı da hazırdır: “Piyasa Dostu Bilim” ve “Üniversite–Sanayi İşbirliği”… Bu çarpık durumu anlatmak için ABD üniversitelerinde şu söz sık kullanılır: “Okul harcını ödemeniz kaydıyla, evdeki köpeğinize bile hukuk fakültesi diploması alabilirsiniz.” Bu düzende diplomanın piyasada kaç para kazandırdığı önemlidir. Üniversite eğitimi salt meslek edindirmeye indirgenmiştir. Piyasaya doğrudan seslenmeyen bilim dalları gereksiz, yararsız, işlevsizdir. Son yıllarda yeni açılan ön lisans, lisans, yüksek lisans programlarının sadece adlarına bakmak bile, gelinen noktayı özetler.

 

Ana fikir: Bilimin önü açılmadan, bilimde yetkinlik kazanmadan teknoloji üretmek, yenilikçilikte iddia sahibi olmak olanaksızdır. Bilimsel yetkinlik teknolojinin temelidir, altyapısıdır. Biri diğerinin alternatifi değildir; tamamlayanıdır, bütünleyenidir. Bilim üretmeden teknoloji üretilemez. Ürettiğini söyleyenler kopya edenlerdir. Montaj sanayisini başarı olarak pazarlayanlardır. Taşeronlardır, fason-tapon üretim yapanlardır. Bunların ekonomide ve siyasette örnekleri çoktur.

Paylaş

Yazar Hakkında

Barış Doster

Yorum yapabilirisiniz

20 − thirteen =