Avrupa’nın Keşfi

0

Başlığı görenler şaşıracaktır. “Avrupa’nın keşfi mi? Amerika değil miydi yahu o?” diye soru işaretleri ekilecektir akıllarına. Fakat başlık, bir dalgınlığın sonucu değildir. İlkokul sıralarından beridir öğrendiğimiz Batı merkezli tarihe ve Batı’nın gözünden kendimize bakıyor olmamıza karşı bir başkaldırıdır.

Batılılar gitmeden önce Amerika’da yaşam yok mudur?
Vardır; hem de doyasıya bir yaşam…

Amerika yerlileri olan Aztekler, İnkalar ve daha fazlası için Amerika keşfediliyor değildir kuşkusuz. Batılılar için keşif olan yer, onlar için evdir.

Amerika yerlileri için keşfedilen şey ise Avrupa’dır. Ancak bugün, Batılılar tarafından korkunç bir şekilde yok edilmiş olan bu uygarlıkların günümüz coğrafyalarında bile, keşfedilen yer olarak Amerika kabul edilmeye devam ediliyor.

***

Kristof Kolomb, Amerika’yı keşfedip ülkesine geri döndüğünde beraberinde getirdiği pek çok şey vardı. Renkli papağanlar ya da anavatanı Amerika olup sonradan Avrupa’yı da sevecek olan domates, patates gibi çeşitli bitkiler, kısacası Amerika’ya özgü birçok şey…

Bunca şeyin arasında birkaç sikke basmaya yetecek kadar az miktarda altın kamaştırmıştır Avrupalıların gözünü. Bir anda Kolomb’un gittiği Yeni Hindistan’daki (Böyle adlandırılıyordu o zamanlar) altın tarlaları efsaneleri dolaşmaya başlamıştır.

Öyle bir yerdir ki Kolomb’un gittiği yer, toprağın hemen altında plakalar halinde altın madeni bulunmaktadır!..

Bu dedikodular, soyluları cezbetmekle kalmamış, başta İspanya’nın olmak üzere Avrupa’nın bütün işbilir suçlularını da kendine çekmiştir. Tecavüzcü, hırsız, katil, gaspçı ne kadar suçlu varsa, bu madenleri ele geçirmek üzere donatılmış gemilere binerek Amerika kıtasına doğru denize açılmışlardır…

Bu süreç, azılı suçlulardan tarihi kahramanlar yaratmıştır.

***

Avrupalılar, Amerika’ya gittiklerinde, eğer savaşmadan ilerliyorlarsa, pek çok yerli kabile tarafından “Tanrı misafiri” olarak kabul edildiler. Yerlere kadar eğilerek saygı duydukları bu yabancı misafirleri, büyük bir özenle konuk etti yerliler.

Ancak garip bir şey vardı…
Neredeyse eteklerini öpecek kadar kutsal gördükleri bu Tanrı misafirleri, altın görür görmez ipi kopmuş kuduz köpeklere dönüyordu. Yerliler, Avrupalılar talep bile etmeden altın hediyeler vermişti; ama Avrupalılar, bu altınlar için birbirine kılıç çekecek kadar deliye dönmüştü.

Yerliler anlam veremedi. Bir avuç altını, onca kutsal şeyden daha değerli bulan bu yabancıları anlamadılar. Anladıklarında ise vakit çok geçti, yok oldular…

Ama yerliler haksız değil. Avrupalılar için değerin tek ölçütü altın iken, onlar için değerin ölçütü Tanrı’ydı, doğaydı, kültürdü, gelenekti. Avrupalıların değeri olan altın, kana ve savaşa neden oluyorken; yerlilerin kendi değerleri huzura ve barışa olanak tanıyordu.

***

Bundan 500 yıl sonra, 21. yüzyılda işler tüm dünyada değişmiş gibi görünüyor. “Küreselleşme” için yapılan reklamlar, deterjan reklamları ile yarışır durumda. Akademik çevrelerde “Küreselleşmenin gereği” olarak bazı “olması gerekenler” sıralanıyor. “Küreselleşme”nin kaçınılmaz bir şeymiş gibi sunulduğu bu ortamda, değerin tek ölçüsü, ‘vah vah’lar ettiğimiz sömürgeci tarihindeki gibi para pul!  Para getiren şey iyi, parası olan güçlü, para vaat eden meslekler geleceğin mesleği…

Okullar, ülke için bilinçli yurttaş ve dünya için erdemli insan yetiştirme vasfını birçok ülkede yitirmiş durumda. Adeta şirketlere personel yetiştirmenin salt aracı haline gelen okullar, ayağı yere basmayan kuşaklar yetiştiriyor.

Ve biz, bu şartlara göz yumuyoruz. Sempozyum adı altında şirket genel müdürlerinin küreselleşmeye övgülerini dinliyor, 3 ay sonra çöpe gidecek yaz albümlerini sanat sayıyor, böyle yetişmeyi, yetiştirilmeyi ve yetiştirmeyi kabul ediyoruz.

Sonra da gün geçtikçe insanların daha kötü olduğundan, suçların arttığından, savaşların bitmediğinden, çok fazla kanın döküldüğünden şikayet ediyoruz…

 

Paylaş

Yazar Hakkında

Üçüncü Şahıs

Yorum yapabilirisiniz

four × 4 =