KRİSTAL İĞNE

0

-Sahaflar ve Baş Ağrısı
Şehirler öyle karmakarışık yerlerdir… Bir insan gözünden, hele adam genç olursa, otobüslerin saatsizce aktığı, yahut, bunca insandan çıkan alakasız seslerin yekpare bir bulut oluşturduğu görülür. Oysa otobüsler ancak birkaç dakika gecikir ve o kişi sadece bunla, bu kişi de sadece bir diğeriyle, tüm olan bitenden habersiz, konuşmaktadır.
Geç uyanmış olmanın verdiği isteksizlikle Adil Han’a girdim. Giriş katta şöyle bir gezindikten sonra her daim uğradığım kitapçılara açılan merdivenin yolunu tuttum. Eski kitaplardan havaya karışan vanilya ve tarçın kokusu her basamakta kuvvetleniyordu. Yine de gözlerimin ve diğer kaslarımın kendilerini uyku halinden kurtaramamış olduklarını hissediyordum.
“Kolay gelsin, Saliha hanım!” diyerek en sık geldiğim sahafın kapı ağzından seslendim. İçeri girdiğimde raf raf geziniyordum fakat zaten aşina olduğum kitapların adlarını kendi kendime tekrar etmekten öteye geçemedim. Eğiliyor, tekrar doğruluyor ve gözlerimi yay gibi bir sağdan sola gezdiriyordum.
Saliha hanım da durağanlığımı farkedince “İyisin değil mi, evladım?” dedi. “Sağolun, dertten tasadan değil de, sadece halsizim biraz.” Bu sırada beni eski Varlık kitaplarının olduğu rafa sürüklüyordu. Bu yorgunlukla dahi o ellili, altmışlı yılların çevirileriyle ilgilenebilirdim. Sartre’ın ‘Duvar’ını ve Sait Faik’in ‘Semaver’ini alıp çarşıyı terkettim.
***
-Plak Evi, Göz ve Birtakım İnsanlar
Çarşının arka kapısının açıldığı yolla aynı hizada, karşıda kafeteryası da olan bir plak evi vardı. Burası uzun zaman önce rast geldiğim, ve o günden beri her fırsatta uğradığım biryerdi. Sahaf kalfası birkaç çocuk da boş çay bardaklarıyla oraya gidiyordu. Adımlarım beni oraya sürükleyiverdi.
Bura, aslında, ne bir plakçıdır, ne de bir kahve. Burası az önce sözünü ettiğim; yani cümbüş şehirden bakışlarını şaşırmış gençlerin, insanların buluşma noktasıdır. İnsanlar; mutlu, üzgün, sinirli ya da meraklı insanlar ellerine dergiler, gazeteler alarak, ya da sade yorgunluklarıyla, buraya gelirler. Ve karşınızda Sait Faik’in bitip “Çocuk, Adalar’ı boşver. Bak ne hoş burası!” dediğini duyabilirsiniz.

Sabahtan beri duyduğum atalete muvaffak olmuş, ruhumu belli belirsiz bir saffete bırakıvermiştim. Herkesler bir köşeden diğerine gidiyordu ama bir koşuşturma yoktu. Mutfaktakiler az önce birkaç dilim kesilmiş börekleri yeniden hizaya sokuyor, Ömer bey -dükkanın sahibi- gelenlere plaklar gösteriyordu.
Limonatamı bitirmiş, ikram çayımı yarılamıştım. Bu arada, böyle yerlerde garsonlar servis etmez, buyur ederler. Ve aynı üslupta, siz giderken efendim iyi akşamlar etmez, buyur etikleri gibi uğur ederler. Garsona seslendim:
“Hocam kibrit var mıdır?” Bu sırada başka şeylerle uğraşıyordu.
“Ağabey burada duruyor, sana zahmet.” Kibrite uzandım, rüzgara sırtımı vererek bir sigara tutuşturdum.
Böyle yerlerde daima bir patron çocuğu olur. Ama şirkettekilere yahut fabrikadakilere benzemez. Mesela öyle yerlerde çalışanlar o çocuğa kitap, defter almakla yükümlüyken burada garsonlardan biri çocuğa yarı ciddi “Git ulan git!” diyebilir. Zaten bu denli dobra duyulurken bu kadar cana yakın ve sevgi dolu olmak da sanırım yalnız bizim insanımıza özgüdür.
Ömer beyin ortağı çocuğuyla dükkandan çıkıyorlardı. Kapının hemen önünde bir grup liseli hocalarıyla tesadüf etmiş, şakalaşıyorlardı. Hoca, çocuklara yol sorunca onlar “Hocam biz de o civarlara gidiyoruz, siz de gelin!” diye hep bir ağızdan bağırdılar. Hala, bir meclis gibi, dükkanın önünde duruyorlardı. Ömer beyin ortağının gençleri savuşturmaya kalkmasından tedirgin oldum ama, sadece oğlunun elini daha sıkı tutarak aralarından sıvıştı gitti. Dedim ya, insanımız can-ı gönüldendir fakat her daim, anlaşılmaz, ciddi bir duruş da taşır üstünde.
Artık gözlerim ve kulaklarım bir çocuğun koşuşturması gibi muzip, geziniyordu. Ardımda kristal iğneler hakkında bir sohbet döndüğünü farkettim. Haldun Taner’in bir oyunundan “Bir iğne gibi, fırıl fırıl dönerim!” repliği geliverdi aklıma.
Hah, burada eski Türk müziği dinliyorsunuz. Ve bazen Edip Cansever’in, Nazım Hikmet’in şiirlerini andıran sözleri olan, ve de önceleri denk gelmediğiniz Cem Karaca, Erkin Koray şarkıları… Bazıları sahiden şiirlerden uyarlamadır nitekim. Bazen iki pikap birden çalıyor; biri kafeterya, diğeri ziyaretçilerden birinin merak ettiği bir plak için. Tuhaftır, bu hiç kulağını tırmalamıyor insanın. Buna ezan sesinin de eşlik ettiği oluyor.

Şimdi bakışlarım diğer masalarda. İki yaşlı kart döndürüyor. Sonra, bir kızıl saçlı kadın “Ah, nostalji!” deyip, büyük ihtimalle eşini içeri sürüklüyor. Üniversite öğrencisi genç bir kız -öğrendiğime göre yarım vardiya çalışıyor- masadan masaya çay ve tost dağıtıyor. Yaşlı teyzeler ona nasıl bakıyorlarsa, diğer genç oğlanlar da ben de kesilmiş bakıyoruz ona. Saçları beline kadar ve gözlerinin içi parlıyor.
İnsanın masasına buyur edip salt seyre dalası, yahut hayatını dinleyesi, yahut kendi hayatını bir baştan sonra anlatısı gelir. Ve elini dahi tutmak istemez insan, illa bir şey yapacaksa da benim gibi iki laf arasında bahseder ondan. O kadar tatlı, o kadar hayat dolu.
Hah, çaprazdaki berberden çıkan iki takım elbiseli adam karşı masama oturuyorlar. Daha yaşlıca olan iktisattan dem vuruyor, bir yandan saçını düzeltip, favorileriyle oynuyor. Saçını kestirenin o olduğunu böylece anlıyorum. Bana en uzak masada iki üniversiteli var. Sanırsam birlikte eve çıkma planları yapıyorlar. Biri şevkle, elinin ayasını masaya vuruyor ve “Hadi!” diyor. Neden sonra, ikisi de sırtını sandalyelere yaslıyor ve ciddi gözüken bir konu konuşmaya yelteniyorlar. Gençlerden biri, evvelki gece ilginç bir kitaba başlamış olmalı, diye düşünüyorum. Ve körpeliğin verdiği o hoş heyecanla -biraz çokbilmişlik de var tabii- onu anlatıyor.
Bakışlarım insanlardan uzaklaşınca kulaklarım sesi birkaç tık açılmış müziğe kabarıyor. Belki de sesi açılmadı ve ben, sevdiğim ve epeydir dinlemediğim bir şarkıyı duyunca dikkati oraya verdim hemen. Eski müziklerimiz sahiden neşeli ve coşkulu olduğu kadar hüzün ve keder dolu. Bu da, eski insanlarımıza ait bir şeydi sanırım: Gülerken ağlayabilmek. Zaten çilingir sofrası dediğiniz şey de böyle bir şeydir.
Yüzümü yukarı kaldırıyorum: Güneş çoktan gücünü yitirmiş ve birtakım binaların ardından yuvarlanıp gidiyor. Rüzgar daha kuvvetli ve soğuk… Paltomun düğmelerini ilikliyorum. Saffetim, huzurum eksilmiyor; bilakis kendimi şimdi daha da dingin ve mutluluk dolu hissediyorum. Günün dördüncü, beşinci çayını içerken küllüğüm ağzına kadar kibrit çöpleri ve izmaritle dolu…
Tüm masalar dağılmış; yalnız başıma, plak evinin bahçesinde oturuyorum. Ömer bey, daha kendi tarzı plaklar koyuyor pikapa; ilkin taverna müziği gibi duyulan şarkılar yerini eski Türk progresif rak gruplarına bırakıyor. Ne mutlu, ne çılgın! Artık gençler bu grupların en hareketli şarkılarına dahi durağan diyorlar. Ne yazık, yazık müziğe!
***
-Ömer Abi ve Kristal İğne
Saat, altıdan sonra iki çeyrek daha dönmüş. Sekizde kapanıyor burası. Hesabı kapatıp içeri gidiyorum. Arkada eski hoparlörlerin, lambalı amfilerin olduğu ve tamirlerin yapıldığı oda gibi biryer var. Ömer bey, aslında uzun zamandır ona Ömer abi diyorum, orada birşeylerle uğraşıp duruyor.
“Ömer abi, yanına pek uğrayamadım. Kusuruma bakma, bir hikayeyle uğraşıyordum…”
“Lafı olmaz abi. Gelmediğin yer değil.”
“Hikayemde, bütün gün burada gördüklerimi yazdım.”
Gülümsüyor ve de kibarca elimi sıkıyor. Bu hareket, sözden daha büyük bir teşekkürdür. Devam ediyorum:
“Yalnız, birkaç kurgusal şey ekledim. İki yaşlı vardı mesela. Onlar boş boş oturuyorlardı sadece. Hikayeyi zenginleştirmek istediğim için onlara kart oynattım. Ayrıca -hatırlarsın- benim karşı masamda iki takım elbiseli adam vardı. Ne iktisat konuşuyorlardı, ne de berberden gelmişlerdi… Yazarken bir boşluğa düştüm ve başımı kaldırdığımda bir mahalle berberi gördüm. O oradan… Ve ne konuştukları üzerine kafa yorarken sabahleyin sahaflarda rast geldiğim güzel ciltli bir iktisat kitabını hatırladım.”
Gülüşü artık daha güçlüydü. Hatta beni, içten içe çocuksu bir merakla dinlediğine şüphem yoktu.
“Bunların haricinde, dedim. Hayalimde burada yarı vardiye çalışan, üniversiteli, güzel mi güzel bir kız var. Üniversitesini düşünmedim ama, Psikoloji okuyor olabilir… Kız çok gayretli, işinde gücünde, şu hayata on parmağıyla birlikte tutunanlardan. Neden mi? Çünkü bence en güzel kızlar ya resim yapanlardır, ya da garsonluk… Sanırım böyle küçük eklentiler senin de hoşuna gitmiştir.”
Mimiklerinin yeterli gelmediğini düşünüp “Memnun oldum!” diyor. “Çok!”. Arkamı dönüp yola koyulmaya yeltenirken beni durduruyor ve,
“Al bu kristal iğneyi. Senin olsun!” diyor. Ardından onu tezgaha koyup döndürüyor.
“Benim pikabım yok ki Ömer abi!”
“Olsun!, diyor. Günün birinde, bakmışsın az biraz paran birikmiş, alırsın. Ya da sakla sadece. Hatıradır!”
Ben de onun, aynı üslupta, elini sıkıyorum. Kristal iğnemi cebimin güvenli bir köşesine yerleştiriyor ve çantamı sırtlanıyorum.
“Ömer abi, ben müsadeni isteyeyim…”
“Gelmediğin yer değil. Müsade senindir abi!”
Atkımı boynuma doluyor ve ağır adımlarla plak evinden çıkıyorum. Ve kapıdan çıkarken, bugünlüğüne son kez dönüp bakıyorum buraya. İçimde belli belirsiz bir huzur büyüyor. Şimdi, kulaklarda gitgide kısılan romantik müzikler eşliğinde yürüyor ve yürüyorum.

22.04.2016

Paylaş

Yorum yapabilirisiniz

three × four =